5 Aralık 2012 Çarşamba

Bir ayrılığın hikayesi...

         Şimdi dişlerimi sıkıp, 
         Dudaklarıma kanamayı öğrettim. 
         Ki bu kızıl damlalar, 
         Körpe yanağında bir veda busesi olsun.
         Bu da benden sana,
         Heba edilmiş bir aşkın,
         Son nefesi olsun... 

               Yusuf Hayaloğlu


     Bir ayrılığın hikayesi...


     Son günlerde davranışları iyiden iyiye değişmişti. Artık buluşmak istemiyordu sanki; telefonlarıma bazen çıkıyor, bazen çıkmıyor, sebebini sorduğumda da; umursamaz, zaman zaman asabi cevaplar alıyordum. Ailesine benden bahsettikten sonra, karşı çıkmışlar, bir süre onunla konuşmamışlardı.

     Davranışlarındaki değişmeleri buna bağlıyor, çok fazla üzerine gitmek istemiyordum. Ona güveniyordum. Nede olsa, yıllarca yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmemişti. İyi geceler mesajını okumadan uykum gelmez, günaydın mesajı gelmeden güneşi görsem, yalan derdim gözlerime. Zaten onunla tanışmadan önce açmamıştım gözlerimi hiç hayata. Güveniyordum çünkü o ilk göz ağrımdı. Güçlü kolları arasına aldığı zaman beni; sanki çelikten bir zırh giymiş olurdum. Kimse ve hiçbirşeyden korkmaz, sadece sevdiğim adamın omzuna yaslardım başımı. Bazen ağlardım o omuzda, bazen gülerdim. Hele bir baktı mı gözlerime, cehennem ateşi düşerdi zemheride yüreğime.


     Bir vakit sonra, bana karşı soğukluğu o kadar artmıştı ki; günlerce ne mesaj nede telefon açmıştı. Hüzünlü bir ayrılık şarkısıyla garip bir ruh haline bürünmüş, nemli bir akşam üstü attım kendimi İzmir sokaklarına. Dudaklarımda bir şaririn son nefesleri kadar acıklı bir şarkının tınısıyla yürüyordum. Yürüyordum ama, nereye gittiğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ayaklarımın sanki kendi beyni vardı, sürükleyerek beni onun kapısına götürüyordu.

     Kahverengi, kirli taşlarla örülmüş binayı süzdüm şöyle bir, ellerim zile gidiyor, bir sürü basamıyordum. Beynim ile kalbim arasındaki o kanlı savaşı, kalbim kazanmış, zile basmıştım. Bir süre sonra, diyafondan kim olduğumu sordu. Cevap verememiştim, kimdim ben? Kendimi onda kaybetmiştim, benliğimi, zihnimi onda unutmuştum.

     Kısa bir süre sonra, kapı açıldı. Yüzü şaşkın, bir okadar da gergin bir ifadeye bürünmüştü.
-Ne istiyorsun ya?

-Şey.. Ben... Seni mera..

-Neyi merak ediyorsun ya, anlamıyormusun? Sevmiyorum artık seni, istemiyorum. Bizim bir geleceğimiz yok seninle. Uzaklaş artık benden, görmek istemiyorum seni. Hem bu ne cesaret, evimin önüne kadar geliyorsun? Bela mısın kızım sen?


     Kulaklarım bir top güllesinin sesinden sağır olmuş gibi sadece çınlıyordu. Dudakları hareket ediyor, sesi gelmiyordu. Midem bulanıyordu, boğazıma bir yumruk oturmuş, yutkunamıyordum. Gözlerim kararıyor, düşecek gibi hissediyordum. Ah ağlamak... Neden ağlayamıyordum? Ağlasaydım belki rahatlayacaktım ama, yüreğime akıyordu yaşlar, sel oluyordu içim taşamıyordu dışarı.

     Sonra ağladım, günlerce ağladım hemde. İçimde tarif edilmez bir burukluk vardı. İnsanlarla konuşuyor ama söylenenleri anlamıyordum. Sonra sustum, kimseyle konuşmuyor, kimseye dost demiyordum artık, Yazdım, öfkelerimi yazdım beyaz kağıtlara. Şimdilerde sadece kağıtlara ağlıyorum, duygularımı hafife almıyor onlar, yıllar sonra bile beni birtek onlar sevebilirler ancak. Yalansız, terketmesiz, üzmeden, mertçe...



2 yorum:

  1. Bunu okuyan her kadın bir parçada olsa bende yaşamıştım diyecektir. Şu anda benimde söylemiş olduğum gibi. Ellerine, yüreğine sağlık..

    YanıtlaSil