Doğduğunda bir
maratona sokulur insan. Yürümesi beklenir önce, sonra konuşması. İlkokula
gider, liseye gider. Üniversite’yi kazanması beklenir insandan, sonra da
üniversite’ den mezun olması, Sonra askere gitmesi, sonra bir iş bulması,
evlenmesi. Evlendikten sonra da beklentiler bitmez. Sosyal ve akraba
çevrelerine katılması, dini, milli veya ideolojik bir görüşünün olması, çocukları olması,
çocuklarını yani kendi suretlerini, yetiştirmesi, büyütmesi ve onları tıpkı
kendilerinin sokulduğu maratona sokulması ve emekli olması.
Emekliliğinde ya bahçeli bir ev hayal ederler, ya da bir
karavan alarak bütün dünya’yı gezmesi. Hayalleri bile kalıplaşmıştır. Toplumun
tamamına yakınında aynı hayaller ve idealler vardır. En sevdiği ve yapmayı
istediği şeyleri ömrünün sonuna, yaşanacağı bile belli olmayan bir zaman
dilimine ötelemek ne kadar mantıklıdır? Hayatının finalini kendisinin
yapacağını sanır, toplum tarafından empoze edilen hayallere kapılır, ömrünü
geçirirler. Aslında kendi hayatını hiç
yaşamamış, toplumun ona biçtiği rolü oynamışlardır.
Toplumun çizdiği
ritmik çizgiyi reddedemez kimse, herkesin üzerinden geçmesi istenen bir yoldur
bu. İnanışları, felsefeleri hayata bakışları sindirir yok eder bu baskı.
Evlenmeyene eşcinsel, askere gitmeyene vatan haini, okumayana aptal yaftası
takılır bu toplumda. Herkesin herkese bir bakışı vardır. Değerlendirirler
birbirlerini ve bu değerlendirmeleri, kendi değer yargılarıyla yaparlar.
Toplumda kabul görmek için toplum gibi olmanızı, başkalarını tanımlamanızı ve
yargılamanızı isterler. Ve etiketler takarlar.
Peki insanlar bu sınırların dışına çıkamazlar mı?
Kimsenin ne dediğine aldırmadan, sadece kendi istediği gibi yaşayarak. Mutlu
olmak neden bir ideal olsun? Mutsuz olmayı seçemezler mi insanlar? Yaşamın
içerisinde kendi tercihlerini yapamazlar mı insanlar, peki ya ölüm? Ölüm de bir
tercih olamaz mı?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder