1 Aralık 2012 Cumartesi

Anonim Kişilikler







Doğduğunda  bir maratona sokulur insan. Yürümesi beklenir önce, sonra konuşması. İlkokula gider, liseye gider. Üniversite’yi kazanması beklenir insandan, sonra da üniversite’ den mezun olması, Sonra askere gitmesi, sonra bir iş bulması, evlenmesi. Evlendikten sonra da beklentiler bitmez. Sosyal ve akraba çevrelerine katılması, dini, milli veya ideolojik  bir görüşünün olması, çocukları olması, çocuklarını yani kendi suretlerini, yetiştirmesi, büyütmesi ve onları tıpkı kendilerinin sokulduğu maratona sokulması ve emekli olması.

Emekliliğinde ya bahçeli bir ev hayal ederler, ya da bir karavan alarak bütün dünya’yı gezmesi. Hayalleri bile kalıplaşmıştır. Toplumun tamamına yakınında aynı hayaller ve idealler vardır. En sevdiği ve yapmayı istediği şeyleri ömrünün sonuna, yaşanacağı bile belli olmayan bir zaman dilimine ötelemek ne kadar mantıklıdır? Hayatının finalini kendisinin yapacağını sanır, toplum tarafından empoze edilen hayallere kapılır, ömrünü geçirirler. Aslında kendi hayatını hiç  yaşamamış, toplumun ona biçtiği rolü oynamışlardır.

Toplumun çizdiği ritmik çizgiyi reddedemez kimse, herkesin üzerinden geçmesi istenen bir yoldur bu. İnanışları, felsefeleri hayata bakışları sindirir yok eder bu baskı. Evlenmeyene eşcinsel, askere gitmeyene vatan haini, okumayana aptal yaftası takılır bu toplumda. Herkesin herkese bir bakışı vardır. Değerlendirirler birbirlerini ve bu değerlendirmeleri, kendi değer yargılarıyla yaparlar. Toplumda kabul görmek için toplum gibi olmanızı, başkalarını tanımlamanızı ve yargılamanızı isterler. Ve etiketler takarlar.
Peki insanlar bu sınırların dışına çıkamazlar mı? Kimsenin ne dediğine aldırmadan, sadece kendi istediği gibi yaşayarak. Mutlu olmak neden bir ideal olsun? Mutsuz olmayı seçemezler mi insanlar? Yaşamın içerisinde kendi tercihlerini yapamazlar mı insanlar, peki ya ölüm? Ölüm de bir tercih olamaz mı?






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder